Return to Articles

Bellapais Manastırı ve Beylerbeyi Köyü Gezi Rehberi

Bellapais Manastırı ve Beylerbeyi Köyü Gezi Rehberi

Bellapais Manastırı, Girne'nin beş kilometre kadar güneydoğusunda, Beşparmak Dağları'nın eteğine tutunmuş bir tepede duruyor. Deniz seviyesinden yaklaşık 220 metre yükseklikte olduğu için avlusundan bakıldığında kıyı şeridi ve Akdeniz aynı anda görülüyor. Yapıya yaklaşırken önce açık sarı kalker taşının rengi, sonra kemerlerin beklenmedik yüksekliği dikkat çekiyor. Manastırı çevreleyen Beylerbeyi köyü de onunla birlikte anılıyor; ikisini birbirinden ayrı düşünmek zor. Yaz sabahlarında tepeye vuran ilk ışıkla beraber köyün üstünden ince bir deniz esintisi geçiyor.

Manastırın hikâyesi 12. yüzyılın sonunda, Kudüs'ün 1187'de elden çıkmasının ardından adaya sığınan Kutsal Kabir kanonikleriyle başlıyor. Kıbrıs kralı Aimery de Lusignan bu topluluğa dağ eteğinde toprak veriyor ve ilk yapı 1198 ile 1205 arasında ortaya çıkıyor. Beyaz cüppeleriyle bilinen Premontre kanonikleri 1206'da topluluğun yerini alıyor; manastırın o günkü adı Dağdaki Meryem Ana. Bugün kullanılan ad ise Fransızca Abbaye de la Paix, yani barış manastırı ifadesinin zamanla aşınmasından doğuyor. Adada İtalyancanın ağırlık kazandığı yıllarda söyleyiş bir kez daha kayıyor ve Bellapais, güzel ülke anlamındaki bella paese gibi yorumlanmaya başlıyor.

Bugün ayakta duran yapının büyük bölümü Lusignan hanedanının iki kralı dönemine ait. Ana bina III. Hugh'un saltanatında, 1267 ile 1284 arasında biçimini alıyor; kemerli avlu ile yemekhane IV. Hugh döneminde, 1324 ile 1359 arasında ekleniyor. IV. Hugh manastırda kendisi için daireler yaptırıyor ve bir süre burada yaşıyor. Kilisenin zemininin altında hanedanın bazı krallarının gömülü olduğu düşünülüyor. Taş işçiliğindeki üslup farkı, iki dönem arasında geçen yüz yılı sessizce ele veriyor.

Yemekhane, çoğu ziyaretçinin en uzun oyalandığı mekân. Otuz metre uzunluğunda, on metre genişliğindeki salonun tavanını, yan duvarlardan filizleniyormuş gibi duran yedi sütun taşıyor. Kuzey duvarda dışa taşan bir kürsü var; rahipler yemek yerken buradan kutsal metinlerden ya da azizlerin yaşamlarından bölümler okunurmuş. Denize bakan pencerelerden giren ışık gün boyunca yer değiştiriyor ve taşın rengini birkaç kez başkalaştırıyor. İçeride alçak sesle konuşulanların bile duvarlarda yankılanması, salonun ölçüsünü kulakla da anlatıyor.

Kemerli avlu, yani klostr, yapının en sessiz köşesi. On sekiz kemerin çevrelediği bahçenin ortasında yaşlı serviler duruyor, gölgeleri öğle saatlerinde avlunun yarısını örtüyor. Revakların altında Roma döneminden kalma lahitler su teknesi olarak kullanılmış, üstlerindeki oymalar hâlâ seçilebiliyor. Avlunun bitişiğindeki toplantı salonunda tavan kaburgalarını taşıyan konsollara küçük sahneler işlenmiş; sırtında çift merdiven taşıyan bir adam, elinde kitap tutan bir kadın, iki hayvanın saldırısına uğrayan bir başkası ve pelerinli bir kanonik ilk bakışta ayırt ediliyor. Bu figürlerin ne anlattığı bilinmiyor, çoktan unutulmuş atasözlerini canlandırdıkları düşünülüyor.

Manastırdan çıkıp köyün içine dalınca ölçek birden küçülüyor. Sokaklar iki kişinin yan yana geçmesine ancak izin verecek genişlikte, taş döşeli ve dik. Evler tek ya da iki katlı, kepenkleri boyalı, duvarları begonvillerle örtülü. Kimi kapı eşiğinde eski taş oymalar duruyor, kimi duvarda yıllar önce örülmüş bir pencerenin izi okunuyor. Yokuşu tırmandıkça manzara açılıyor; köyün üst uçlarından Girne limanı ve ovanın tamamı görülebiliyor.

Köyün adını edebiyat dünyasına taşıyan kişi İngiliz yazar Lawrence Durrell oldu. 1953'te buraya yerleşti, üç yıl kaldı, adadaki gerilim tırmanınca 1956'da aceleyle ayrıldı ve bir daha dönmedi. O yılların notlarından, Türkçeye Kıbrıs'ın Acı Limonları adıyla çevrilen kitap doğdu; özgün baskısı 1957'de çıktı ve o yılın Duff Cooper Ödülü'nü kazandı. Oturduğu evin oymalı ahşap kapısının üstünde, yazarın burada 1953 ile 1956 arasında yaşadığını belirten soluk sarı bir plaket duruyor. Durrell'in sayfalarında geçen Tembellik Ağacı ise meydanda, manastırın kemerlerini gören noktada; yerel anlatıya göre gölgesinde fazla oyalananın işi yarım kalırmış.

Manastır yılın bir bölümünde konser mekânına dönüşüyor. Uluslararası Bellapais İlkbahar Müzik Festivali 2026'da yirmi yedinci kez düzenlendi; program mayıs ortasında açıldı ve haziranın üçüncü haftasına dek sürdü. Konserler akşam saatlerinde, manastırın kendi duvarları arasında veriliyor. Yüksek tavan ve kalın taş, orkestralar ile oda müziği toplulukları için doğal bir akustik oluşturuyor. Konser akşamlarında avlunun aydınlatması değişiyor, kemerler gündüzkinden bambaşka görünüyor.

Ziyaret için iki zaman aralığı diğerlerinden belirgin biçimde iyi çalışıyor, sabahın ilk saatleri ve ikindi sonrası. Öğle üzeri hem sıcaklık tepe noktasına çıkıyor hem de tur otobüsleri aynı anda geliyor. Erken gidilirse yemekhane doğu ışığı altında görülüyor, geç ikindide avlunun taşları turuncuya dönüyor. Yokuşlu ve düzensiz taş sokaklar için düz tabanlı bir ayakkabı, yaz aylarında da şapka işe yarıyor. Serin aylarda öğle saatleri de rahat geçiyor; bulutlu bir günde oymaların ayrıntısı gölgesiz biçimde okunuyor.

Girne merkezinden manastıra araçla on beş dakika bile sürmüyor, bu yüzden Bellapais çoğu zaman aynı günün Girne programına ekleniyor. Adanın doğu kıyısından yola çıkanlar için de mesafe bütün bir günü doldurmuyor; İskele tarafından sabah hareket edip akşam dönmek rahatlıkla mümkün. Böyle günübirlik çıkışlarda güzergâhı ve saatleri önceden düzenleyen bir konsiyerj masası işi kolaylaştırıyor. İskele'deki VivaMore'da bu hizmet yerleşimin kendi içinde veriliyor; Spoint Construction konsiyerji günlük işleyişin bir parçası olarak kurgulamış. Dönüşte Beşparmak sırtlarını izleyen viraj viraj yol, günün kendi başına ayrı bir bölümü oluyor.

Our Other Articles

UPTOWN projects contact image
MEET SPOINT
BIG IDEAS BEGIN WITH SOLID FOUNDATIONS
Contact Us
Let Us Call You Call Now
decorative lines pattern